
ŞAİR Kİ HEM BÜLBÜL HEM GÜL’DÜR DAR’DA
Yüreklerinde büyüyen o muhteşem yanlızlıktan azade, kalabalıklar üretir şairler, sevgiler ve bitmeyen yolculuklar. Hiç bir ülke dayanamaz, yarattıkalrı imgeye, hiçbir barikat. Başuçlarında asılı o haritadan yola çıkıp, durmaksızın gezerler. Karalar ve denizleri. Derin bir iç çekişle sınırları degiştirip, geçip giderler burçların üstünden. Bir kalem darbesi yeter, Tiranları bitirip, saltanatları yıkamaya ki yeryüzü uyurken ışıl mışıl, ki bilcümle mahlukat küçük ölümü yaşarken, onlar uzak yıldızlardan, ışık taşırlar sabaha.
Bazan yeşil bir dizedir, kaldırımlarda aranan. Bazan mavi bir gülüştür, hiç bir zaman bulunmayan. Aranızda sessiz bir gölge gibi dolaşırlar. Onları en iyi kırılgan camlar anlatır. Dokunsanız birden çat diye bir ses. Kimi gün kapanıp giderler hücrelerce, dışarıdaki hayatın maskelenerek çoğalan yüzünden, Bir kitap, bir film, bir içli şarkı. Asla dayanamazlar çocukların göz yaşına. Bu yüzdendir ki ağlamak, şairlerin en iyi bildiği ikinci iştir. Her birinin yüreğinde, annesi yitirilmiş biri kara gözlü esmer, diğeriyse maviş, iki kız yaşar. Ayık gezdikleri anlar en sarhoş zamanlarıdır aslında. Kırk kilitli kasalarda saklanan nice değerli nesneye tiksinerek baktıkları içinse, deli olarak bilinirler.
Zümrütü ankaya benzer şairler. Ateşle yıkadıkları yüzleri ala bulutları öpen dağlar kadar hüzünlüdür. Karacaoğlan’dan alınmıştır ilhamları. İncecikten kar yağarlar, kentlerin sokaklarına. Şeyh Galibin, Hafız-ı Şirazi’nin, Fuzuli;nin; Minel aşk dedikleri o badeyi, onlarda içmiştir, yarin elinden. Bu yüzden ol firdevse benzetip sevgilinin suretini, Pervane gibi koşarlar. Hüsn-ü aşk elinde kül olmak için.Şairler rüzgar arar şiirlerinde. Zehir bile olsa evgilinin elindeki, sun derler, ey sevgili. Sun da Elinden içelim o meyi. Şairler için uzak yoktur, ayrılık yok. Zindanında yıldız sayan Yusuf;a benzer gözleri. Viranda ve sürgün içre gül yetirirken, kil bir tabletin sabrıyla beklerler gelecek günü.
Gülüşlerinizi bölen içli bir keman sesine benzer şairler. Ömürleri boyunca azalarak çoğaldıkları andır, sıcacık bir selam üzerine kurduklari o mavi düş.
Aranızda görüldükleri zaman, susarak gömmeyin onlari soğuk toprağa. Masal kuşlarına benzer sairler, sanki hiç yaşanmamış ve görülmemiş gibi, yoktular ki unutulsun olurlar meclisinizde. Bu yanlızlık ikliminde biricik savunmalarıdır şiir. Ömürlerinin her günü, siyah karlara batsa da, durmaksızın beyazı yazar şairler. Seherde ışıyan bal renkli maverayı.
Kimi gün al turna olur, memlekete doğru uçan. Kimi gün göllerde suna. Daha da yetmezse bir uzun hava “ Dağlar dağlar uzun dağlar / Yüreğimde sözün dağlar / Kurdu kuşu sakladınız / Nerde benim kuzum dağlar.”
Şairler yeryüzünün vicdanıdır. İnsanı var olan kirden yanlızca şariler arındırır. Savaşın ve ölümün kendini dayattığı, kan revan içindeki şu dünyada, ilk onları vurur nükleer güçlere komuta eden eller.
İlk onlar yasaklanır ve yakılır, kan kusan yasalarda. Bundandır ki toza batmış bir gevheri anımsatır, yüzlerinde görülen keskin acı. Ve derler ki en eski kitaplarda bile zikr olunmuştur onların adı.
Ey yeryüzünün fanileri, Dante’nin çehennem zebanileri. Zulümden başka yanıtınız yokmuş. Birer birer yitiyor şairleriniz. Susun artık. Dünyanın gülleri solmuş ki daha da solar. Dizeler gökyüzüne küsmüş ki daha da küser. Şiirler göçüp giderken, meğer ki bu yerde aşk yokmuş derler. Kudümler sussun artık, ney kırıldı.
Aşkın olmadığı yerde, gül’e bülbül-ü şeydayım diyen, şairler neylesin…..
Zeynel Abidin CAN